Ibrahim's profileIceman® PalasPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    July 02

    1010110001100

    içim o kadar dolu ki...
    kelimeler kendimi anlatmama yetmiyor...
    içimde kopan fırtınalara rağmen çarşaf gibi gözüken deniz gibiyim...
    heran içimdeki dalgalar kabarabilir...
    hoş kabarsa ne fark edecek?
    koca bir hiç...
    hayal ettiğin şeylerin hep tersine gitmesi, iyi olduğun için kaybetmek ve üstüne üstük "iyisin" denmesi...
    madem iyiyim neden kaybediyorum..
    neden hep üzülen, sıkıntı içinde olan ben oluyorum?
    bir sürü karmaşa...
    içinden çıkılmaz labirentine hoşgeldiniz tabelasını yine gördüm...
    konuşamıyorum, göremiyorum, duyamıyorum...

    son

    İnsan olduğunu unutmalı insan...
    Duygularını, düşüncelerini unutmalı...
    Gömmeli bir yere...
    Bir daha çıkarmamalı...
    Çünkü varlıkları da yoklukları da bir dert...


    June 08

    Avuç içi kadar mutluluk..

    Sabah radyoda değerli Abim Cem Arslan diyordu ki "Bu Fatih Erkoç'un Avuç içi kadar mutluluk  adlı şarkısını Feyşın TV'de defile müziği olarak kullanılması gerek "...Gerçekten yerinde bir tespit olmuş..son dönemlerde giysilerin hakikaten avuç içi kadar olması bunun en iyi kanıtı :D
    Neysem bu geyikten sonra esas olana gelmek gerek...
    Avuç içi kadar mutluluk sanırım biraz kanaatkârlık oluşturan bir durum :D abi bana avuç içi kadar da olsa yeter şeklinde bir cümle oluşturabilir insanda..
    Biz sanırım biraz nankör bir canlı topluluğuyuz, avuç içi kadar mutlulukla pek yetinmeyiz, herşeyde olduğu gibi bunda da daha fazlasını talep etmeye meyilliyizdir. Oysa yanı başımızda olan avuç içi kadar mutlulukların aslında bir araya geldiğinde ne kadar çok büyük bir öbek oluşturduğunu görmezden geliyoruz. Ha çok poliyannacı düşünüyorsun diyebilirsiniz ama önemli olan küçük mutlulukları da atlamayıp aslında ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlamaktır.
    Yanındaki insanın gözlerine bakıp konuşabilmek, onunda seninle konuşmaktan dolayı mutlu olduğunu görmek, arkadaşının en zor anında yanında olmak ve o zor anında yüzünde bir gülümseme yaratabilmek çok ufak ama önemli detaylardır. Maneviyatları anlatılmayacak kadar büyüktür.
    En basiti bir insan günde 3 kez mutlu olur, bunlar yemek yediği anladır. Çünkü insan farkında olmaz ama yemek yediği vakit kendini biraz daha iyi hisseder, enerji kazanır, manevi olarak güçlenir.Tabi işin birde fizyolojik faydası var ki o da yadsınamaz bir gerçektir, misal çikolatanın verdiği mutluluk, işte bilmem ne oranı bilmem ne kadar olduğu için bilmem ne yapar falan gibi şeyler...

    Önemli olan avuç içi kadar bile olsa mutlu olmayı bilmek, mutluluğa sahip çıkmaktır.

    Cem Arslan'ın dediği gibi " erkekler için o "avuç içi" kadar  mutluluk yeter ;)"

    :)
    May 15

    yollar...

    Yollar insana çok şey öğretir, çok şey düşünürsün..Hele birde kendinle başbaşa kaldınsa o zaman kendini en iyi orada değerlendirirsin.
    Çünkü yoldayken başka sesler gelmez, sadece motorun sesi vardır birde senin içinden gelen ses...
    Kendinin doğrularını, yanlışlarını görürsün, pişmanlıklarını değerlendirip doğru yaptım veya yanlış yaptım dersin...Kendine en iyi notu yine kendin verirsin hayat dersinden...
    Geçtiğimiz cuma günü ani bir plan değişikliği ile yollara düştüm yine..bu sefer iş içindi ama yalnızdım..Önce Ankara sonra Mersin ve Adana...
    Ankara'ya 200dakikada girdim çok iyi bir zamanlama belki ama yolda 180km hızla giderken insan sadece ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiyi görmeye başlıyor ve düşünüyorsun " eğer direksiyonu kırarsam acaba yaşarmıyım?" diye...Limitlerini görüyorsun bir anda..
    İnsan bünyesi adrenalin salgıladığı zaman çok hızlı düşünüp çok hızlı karar verebilirmiş...İşte o ani olarak vereceğin bir karar senin son kararın olabilir diye düşünmeden edemiyor insan...
    Sonra düşünüyorsun yine keşke 6 sene önce bu imkan olsaydı da çabucak gidiverseydim Ankara'ya, gerçek anlamını bulsaydı diyorsun..
    Neyse sonunda Ankara'ya vardım ve işlerimi halledip birkaç arkadaşımla görüştüm ve değerli dostum ta2ui de kaldım...
    Güzel bir geceydi az uyusamda sanki saatlerdir uyuyormuşum gibi dinç kalktım ve yine yola koyuldum..
    Bu seferki biraz uzun... ortalama 6.5-7 saat gidersin demişlerdi...
    saat sabahın 6.30unda çıktım yola...Yollarda kimseler yok...sadece ben ve nereden geldiğini bilmediğim birkaç yük kamyonu vardı kocaman yolda...
    Yol uzun...yine yalnızım...yine muhakeme ediyorum kendimi...geçmişimi...geleceğimi...
    Uzun zamandan sonra yine yollarda olmak çok güzel..yine mutluyum çünkü yeni yerler görüyorum ve özgürüm...
    Her ne kadar iş içinde olsa her zaman gitmediğin bir yere gitmek bile insana ayrı bir moral veriyor, mutlu ediyor...Bende bu mutluluk içindeydim..Yolda Tuz Gölü'nün kenarında durdum birkaç kare fotoğraf çekmek için...
    İşte orda bittim...Alabildğince bir beyaz sonu belli olmayan bir noktada mavi ile buluşuyor...
    O manzarayı ne kadar anlatsam da görmeden bir şey ifade etmez...
    Durdum hiçbir şey düşünmedim...Sadece sahip olduğum değerler için şükrettim.
    Bazılarına göre şanslıyım ve ben bazılarına göre şanssızım...Ortalarda bir yerdeyim...
    Yolu molasız tam 6.5saatte bitirdim. Mersin'de çok sevdiğim bir dostumla yemek yedim ve okadar mutlu oldum ki anlatamam.
    İnsanın her gittiği yerde bir el sallayanı olması, kucaklayanı olması kadar daha önemli bir şey var mıdır şu dünyada?
    Bence yok..
    Çünkü uzaklarda da olsa sizi seven birilerinin var olması insana okadar çok mutluluk ve güç verirki bu tarif edilemez.
    Güzel bir yemekten sonra Adana'ya geçtim ve işlerimi halledip akşam saatlerinde İstanbul'a doğru dönüşe geçtim...
    Güzel bir 36 saat yaşadım nerdeyse...kendimle başbaşa kaldım, kendimin geleceğini ve geçmişini hatalarını doğrularını gördüm bir kez daha ve hayatta sahip olduklarım için, kaybettiklerim için, kazandıklarım için başkalarına göre ne kadar şanslı, kendime göre ne kadar şanssız olduğumu gördüm...
    Cuma Akşamı için ta2ui 'ye ve o enfes yemek için by probleme teşekkürlerimi sunarım.

    Hayat, prangalarla bağlı olsanda manevi anlamda özgürlüğünün kısıtlanamayacağı tek yerdir. Bu yüzden sonuna kadar yaşamak gerek...

    Ice
    May 04

    yıllar sonra...

    bundan bir önceki yazımda benim için çok değerli olan birinin bundan tam 6 sene öncesinde yazmış olduğu bir yazıyı yayınlamıştım.
    ve acaba kimbilir nerededir, hangi dünyadadır demiştim...
    sanırım insan bazen sesini çok uzak dünyalara bile duyurabiliyor hemde gerçekten ses çıkarmadan.. kalben istediğin vakit o ses gerekli yere gidiyor..
    şuan cümle kuramıyorum, şuan ellerim titriyor..ben şuanda tam 6 sene öncesine o satırları ilk okuduğum zamana döndüm çünkü o satırları yazan ve tam 6senedir yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insan benim sesimi duymuş ve o da geçmişe gitmiş...
    dünya gerçekten ufakmış azizim...
    burdan ona bana yazdığı o birkaç satır için ne kadar teşekkür etsem azdır...
    en derin sevgilerimle...

    Gudup ayusu...
    April 25

    Korkunç Tilbe'den...

    Uzun zamandır arayıpta nerede olduğunu hatırlamadığım bir yazı...
    Çok eskilerden benim için değerli olan biri tarafından yazılmış bir yazı... o şimdi hangi dünyada kimbilir...
     buradan sevgilerle diyelim ona o elbet duyar bir yerden...
    08.02.2001/Perşembe 
     Herkesin taklidini yapardın küçükken...
     Kimse sormazdı sana kalbindeki çiçeklerin
     yalnızlığını, küçüktün çünkü...
     bilemezdin yalnızlığın ne demek olduğunu!...
     Hep taklit yapardın, konuşurdun saatlerce...
     belki de yalnızlığını konuştururdun. 
     Ama anlamazdı kimse... 
     Sadece soytarılık yapardın insanların arasında,
     onların yalnızlığına tentürdiyot olurdun. 
     Sustururdun yalnızlıklarının kanını, keserdin
     çığlıklarını.
     ama soytarıydın işte, kimse dönüp de ’’seni
     seviyorum’’ demezdi sana...
     sıradandı ’’seni seviyorum’’ demek insanların
     arasında.
     Yalandı çünkü ve kimse anlamını bilmezdi, senden
     başka(!)
     Yanında bir sürü insan vardı, arkadaşların. 
     ama kalbindeki odacıklarda yalnızdın hep,
     kapakçıklarını herkese açıyordun; ama sevgi
     dolamıyordu bir türlü içeriye... 
     dolsa bile, her gün batımının sonunda ’’batarya
     zayıf’’ sözüyle karşılaşıyordun. 
     Şimdi büyüyüp palyaço oluyorsun, 
     soytarılığı bırakıyorsun, ama hâla içinde bir
     yerlerde...
     Kalbindeki odacıkların çekmecelerinde gizli belki
     de...kim bilir? 
     Boyuyorsun yüzünü, saklamak istiyorsun yalanlarını,
     yaşayamadığın aşklarını, acılarını, gözyaşlarını,
     üzüntülerini, hayallerini...
     Korkuyorsun insanların onları görmesini, alay
     etmelerinden kaçıyorsun...
     ve insanlar senle alay ediyorlar ’’sen anlamazsın’’
     diye.
     korktuğun başına geliyor işte.
     fakat yılmadan boyuyorsun suratını, kaçıyorsun
     sevgiden artık!
     Kurutuyorsun, ötenazi hakkını kullanıyorsun onlar
     için.
     Duyguların ölümcül bir hastalığa yakalanıyor,
     aşık olamıyorsun eskisi gibi, plâtoniklerden de
     kaçıyorsun.
     ama yine palyaçosun, eğlendirme çabasındasın.
     Hâla soran yok kalbindeki çiçeklerin yalnızlığını...
     Boynu bükük duruyorsun, kırılmış kanadın, kolun.
     Yıllar sonra bıkıyorsun eğlendirmekten. Aşktan
     umudunu kesiyorsun,ama...
     Beyaz atlı palyaçonu bekliyorsun, cami
     avlularında...
     Siliyorsun dudağındaki kırmızı rujları.
     göz yaşlarınla akan rimelindeki yalnızlığı görüyor
     avludaki paçalı güvercinler.
     Yalnızlığından korkuyorlar, havalanıyorlar
     haykırarak gök yüzüne,
     Çıtası kırık uçurtmalarla konuşuyorlar.
     Sense avludasın hâla, güvercinlerin gidişine
     bakıyorsun.
     Yine gün batımı, ’’batarya zayıf’’ diyor kalbinin
     odacıkları...
     Çıkıyorsun çatı katına, ayaklarını sallandırıyorsun
     aşağıya.
     Günbatımını izlemek için, güvercinlere ağıt yakmak
     için.
     Kurumuş rimellerin suratında, yüzünde ağır
     makyajının
     izi var, yalnızlığın rafine edilmemiş öylece duruyor
     eskisi gibi...
     Özlüyorsun taklit yaptığın günleri, sende iyi hâl
     belgesi almak istiyorsun diğer palyaçolar gibi.
     Emekli maaşınla torunlarına horoz şekeri almak
     istiyorsun, ama olmuyor işte.
    Çocukluğunu anlatmak istiyorsun onlara, sonra aklına
     geliyor...
     Para sayıp, çocukluğunu satacak bir Affan Deden bile
     olmadı senin.
     Çemberlerin yakıldı kalorifer kazanlarında, kurtuldu
     yalnızlığından...
     Yalnızlığının klostrofobisi var, kalamıyor bir tek
     kalbinde.
     Yayılmak istiyor her yerine, yüzüne, gözüne,
     gözbebeğine, ellerine.
     Sen bunları düşünürken, paçalı güvercinler geliyor
     çatıya.
     Sabah attığın ekmek kırıntılarına bakıyorlar, en
     cesurları omzuna konup seninle güneşin batışını
     izliyor.
     Palyaçoluğundan eser kalmamış, saten elbisen
     yırtılmış, kirlenmiş.
     Yanındaki insanlar ve arkadaşların, kağıttan
     kayıklara binip gitmişler,
     caddelerdeki su oluklarından,oradan
     kanalizasyona ve oradan denizlere... 
     kimsede sormuyor seni, 
     cep telefonunu çaldırıp kapatan bile yok!
     Son beyaz atlı palyaçon da bırakmış seni, beklediğin
     avluda.
     Aranızdaki o tarifsiz duygu pembeleşinceye kadar
     pişmiş.
     Sonra şehirlerarası mesafelerden korkmuş beyaz atlı
     palyaçon.
     onun gözünü başka palyaçolar bürümüş.
     ve ’’olmuyor, bana yalan söylemiyorsun, diğerleri
     gibi maskeni iyi takamıyorsun.
     Beni hiç aldatmıyorsun başka palyaçolarla. 
     Yüzünü iyi boyamıyorsun... 
     aramızda çok iyi bir arkadaşlık ve en kötüsü sevgi var...
     bitirelim artık, biz ayrı dünyaların palyaçolarıyız,
     yüzümüzdeki boyalar bile farklı!
     Sana hayatta bol yalanlar ve riyalar!..’’   demiş 
     ve beyaz atlı palyaçon da gitmiş böylece.
     Artık kimse yok hayatında, bundan sonra da
     olmayacak...
     İşte yine bir gün batımı...
     Sallandırıyorsun ayaklarını çatıdan aşağıya; bu
     sefer farklı, gitmeye hazırlanıyorsun belli ki... rüzgar
     esiyor, saçlarını okşamak için, ama nafile.
     saçların mutsuzluktan değil, yalnızlıktan dökülmüş.
     daha önce kimse onları okşamadığı, papatyalardan taç
     yapıp takmadığı için dökülmüş...
     gözlerinin altında yaptığın taklitlerin çığlığı var,
     çizgi çizgi, mosmor.
     üstünde palyaçoluk günlerinden kalma yeşil saten bir
     elbise var, kirli, yırtılmış.  
     ayaklarında nasırlar var, şehirlerarası mesafeleri
     katletmekten olsa gerek?!
     çünkü tabanında aşkın sahte imzası var.
     Ellerinde ekmek kırıntıları, paçalı güvercinlere
     vermek için. Bir de mutsuzluğunun aynası, iyotlu göz
     yaşların var.
     İşte geliyor güvercinler. Nedense bugün çok
     mutlular,
     kırıntıları yiyorlar, en cesuru yine omzunda, göz
     gözesiniz... İkinizde havalanıyorsunuz haykırarak,
     cesur güvercin çıtası kırık uçurtmanın yanına... 
     Sense tekrar sonsuz yalnızlığa merhaba diyorsun,
     diğer
     ölü palyaçoların arasında.
     Kim bilir, belki bu sefer onlar sorar kalbindeki
     çiçeklerin yalnızlığını?!..

    Korkunç Tilbe
    (takma isimdir)


    April 03

    zaman

    ya bişi sorcam bu zamanı kim böyle fwd 8x olarak çalıştırıyo?
    daha ocaktan yeni çıkmadık mı?
    ben geziden yeni dönmedim mi?
    aklım bi karış havada gezmedim mi?
    hata yapmadım mı?
    sonra hatamı anlayıp doğruyu yapmadım mı?

    iyi de kardeşim niye bu kadar hızlı geçiriyorsun ki bu zamanı ben anlamıyorum yani :D
    March 25

    .....

    Yalandan okumuştum herşeyi ne kadarda boşlarmış oysa sahiplendim ne varsa savur hepsini okyanusa...
    March 23

    salaklar

    kendini bi bok sanan salaklar var ya onlar kendilerini bi havalara soktukça gülmekten geberiyorum...
    bazen merak ediyorum bu salaklar neden değişik versiyonlarda ve sayıları azımsanmayacak derecede...
    valla bana denk gelen birkaç tanesi var çok gülüyorum her konuştuklarında :D
    March 06

    Lambaya püf de...

    Atam'a laf atan abdestsizlere, ülkemi çıkarları için çıkmaza sokanlara, maskelerle halkımı kandıranlara, onlara inananlara, koyun olup "mee" demekten aciz olanlara ithaf olunur.

    Ne Ararsın Tanrı ile Aramda / Neyzen Tevfik

    Ne ararsın Tanrı ile aramda
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
    Hakikaten gözün yoksa haramda
    Başı açığa neden türban sorarsın?

    Rakı, şarap içiyorsam sana ne
    Yoksa sana bir zararı, içerim
    İkimiz de gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.

    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz



    March 04

    hangisi hata?

    Kendini düşünmek...

    Neden insan hep önce kendini düşünür?
    -bilinmez, çünkü kendi herşeyden önce gelir...Bazen kendinizden önce düşünürsünüz bazı şeyleri...aman sorun olmasın, aman mutlu olsun dersiniz sevdikleriniz için...bu yüzden kendinizden önce gelen kişi/kişiler den yaptığınız fedakârlığa karşılık bir gülümseme, bir mutluluk ifadesi sizin için herşeye bedeldir. Ama bazen insan kendinden önce getirdiği kişi/kişilerin kendisinin fedakârlığına karşı verdikleri ters yanıt/ilgisiz davranma gibi durumlarda üzülür ve mutsuz olur. Benim ona olan sevgimi, saygımı, ilgimi, gösterdiğim önemi hiç mi önemsemiyor, hiç mi kale almıyor diye düşünür.
    Sonrasında ise sorular peşi sıra gelir...iç çatışma yaşamaya başlar...duyguları ve mantığı arasında gider gelir...duyguları; "kendisinin doğru olanı yaptığını" söylerken mantığı "neden böyle yapıyor bak sen onun için önemli değilmişsin" der..
    İşte bu çok kötü ve içinden çıkılmaz bir durumdur...Kendinden ödün vermenin en büyük acısıdır. En büyük yarasıdır.
    ve yaşadıkların giderek kötüleştiğinde ise kendinden pişman olmamayı ilke edindiğin halde acın okadar çoktur ki bu seferde pişman mısın değil misin diye sorgulamaya başlarsın kafanda olanları...

    Ben, beni çok önemseyen bir insanı bu şekilde, kendimi düşünürken onun yanında olmam gerekirken olamadım ve dolayısı ile o şuanda bana kırgın belki de kızgın. haklı çünkü o benim zor zamanlarımda hep yanımda oldu. ya ben? kendi içimde yol bulmaya çalışırken onun ihtiyacı olduğunu göremedim. peki kendi içimde bulmaya çalıştığım yol, o arkadaşımdan çok öncelik verdiğim kişi/kişiler ne yaptı peki? Hiçbir şey.
    işte bu noktada tıkandım kaldım. Bir yanda benden önce gelen diğer yanda benim onda öncelik sahibi olduğum...
    ikisi de insan ikisi de benim için önemli peki ben ne yaptım? hiçbirşey...

    özür dilerim birşey yapamadığım için...
    özür dilerim birşeyler yapmaya çalıştığım için...





    March 02

    Candan Erçetin

    26 şubat günü AKM'de Candan Erçetin konserine gittim. Uzun zamandan sonra Candan Erçetin'i yeniden izleme olanağı buldum.
    AKM zaten muazzam bir yapı, muazzam bir sahne...Üstüne birde Candan Erçetin'in o güzel sesi eklenince ortaya insanın unutamayacağı bir tablo çıkardı.
    Candan Erçetin sahneye Polis vakfına destek olmak için çıkmıştı. Ben kısa bir performans olur diye beklerken hiçte kısa olmayan bir programla karşılaştım. Sanatçı o güzel sesiyle şarkıları okurken salonu dolduran yüzlerce insan hem ona eşlik etti hemde başka dünyalara gitti geldi. Bende aynı şeyleri hissettim. Bir insan sesinin ruhu alıp nasıl başka yerlere götürdüğüne şahit oldum.
    Şarkıların sözleri hayatımızda yaşadıklarımızı ne kadar güzel özetlemiş bunu gördüm...Benim saatlerce anlatmak istediğim bir durumu şarkıda birkaç cümle ile ortaya konulması bambaşkaydı.
    O atmosferde insan sevdikleriyle beraber olsun istiyor. Yanındakine sarılıp duygularını bir kez daha ortaya koymak istiyor.
    Pazartesi günleri haftanın ilk iş günü olduğu için hep sıkıcıdır, bunlatıcıdır. İşte bir pazartesi sabahı enteresan bir olayla başladı ve gecesine böylesine güzel bir konserle unutulmayacak hale geldi.
    Konser bittiğinde salondan ayrılasım gelmedi hiç...O güzel dünyadan çıkıp kapıların ardındaki gerçek dünyaya gitmek istemedim.
    Ama mecburdum. Kapıyı geçince tüm sorunlarla yeniden başbaşa kaldık ama o 2 saat unutulmazdı.
    Buradan beni 2saatliğine de olsa orada farklı bir dünyaya götüren Candan Erçetin'e ve orkestrasına ne kadar teşekkür etsem azdır.
    Ellerine,ağızlarına sağlık, yüreklerine sağlık....

    February 26

    this weekend...

    cumartesi geç kalktım ve dışarı çıktım. arabayı her zamanki yerine bıraktım.
    sonra İstiklâl'de gezdim uzunca süre üşüyene kadar...
    sonra Tarbın ve Barış'la buluştum...derken bir mesaj geldi ve dondum kaldım.
    Mesajda the marmaraya gitmem gerektiren bir durum söz konusuydu ama ben gitmemi gerektiren durumun gerçekleşmesine ihtimal vermedim, veremedim.
    sonra arabamın soyulduğunu gördüm.onla uğraştım.
    sonra bu dün ve bu sabaha karşı gelen benzer 2mesajın üzerine telefon açtım ve aklımdan ihtimal vermediğim olayın aslında gerçek olduğunu öğrendim.
    ve bu sefer gözümü karartıp herşeye rağmen denileni yaptım ve bu kez şaşırtan değil şaşıran taraf oldum. üstüne evin anahtarını da içeride unuttum falan. Değişik bir hafta oldu benim için..ve benim için belki bir adım ilerleyebileceğim bir konuyu bir kez daha kaçırdım...başka sefere..
    ama artık 3maymunu oynayacağım.görmedim duymadım bilmiyorum!
    January 21

    bir pazar günü...

    ve yılın ilk blogu,
    bir pazar günü yine evimdeyim.
    üst katımdaki ibrahim amca o etkileyici sesi ile dua okuyor,
    içim ürperdi biranda...
    bir gün hepimizin gideceği yeri hatırladım...unutmamıştım ama pekte güncel değildi kafamda...
    evet bir gün hepimiz öleceğiz ver birileri arkamızdan böyle dua okuyacak...
    sabah şirketten gelen telefonla uyandım, bişiler bozulmuş ve benim gitmem gerekiyordu...
    nitekim öylede oldu...hallettim geldim...
    sonra telefon uzun uzun çaldı evde...açmak istemedim...
    uyudum biraz...son zamanlarda kafamı kurcalayan yüzlerce soruya rağmen uyumaya çalıştım..
    kalktığımda saat 2gibiydi...
    öylesine tv seyrettim...
    evdeki işlerin ucundan tutmak istedim ama tutamadım...
    içimde garip bir mutsuzluk, huzursuzluk var...
    izne çıkmak istiyorum sadece...
    akşama ne yiyeceğimi bile bilmiyorum henüz...
    işte bir pazar daha bitmek üzere ve ben dinlenmeden, kafam rahat olmadan bir haftaya daha başlıyacağım...
    beni üzenlere, uğraştıranlara burdan selam olsun...umarım rahat uyuyorsunuzdur...
    December 29

    bir sene biterken...

    İşte bir sene daha bitti.
    Bugün senenin son iş günüydü. Bugün hiç olmadığından daha çok yoruldum, daha çok ağırlık hissettim.
    Çok zor bir seneydi benim için...Çok neşeli günlerim de oldu, çok üzüntülü günlerim de...
    Ama çok üzüntülü günlerim bu sene daha çoktu...Büyüdüğümü daha çok hissettim. hayatıma bir sene daha eklendiğini daha çok hissettim.
    Hayatıma iyi insanlar girdi, ama maalesef dostum dediğim, güvendiğim birkaç insan da gitti...Keşke hiç kayıp olmasaydı. Keşke bu senede + olsaydı...
    Sanırım bu hayatın gerçeği...
    Sene sonuna doğruydu..Mutlu oldum dedim ama meğerse mutlu olmak benim için bir lüksmüş, mutlu olmayı istemek büyük bir şeymiş...
    Bu senede bol kazalı belalı geçti... 3 kere arabama arkadan çarptılar hemde 1er ay arayla... Hayatımda düşen bir uçak gördüm ilk defa üstüne üstük düşen uçaktaki 2 pilotun kurtarılmasında bulundum...1 sel felaketi atlattık onda da boğulmadık ama 2gün suların içinde cebelleştim...
    Ama hiç birisi şu son zamanda yaşadıklarım kadar yıpratmadı...
    Hayat büyük bir sınav dediler hep...Bizde bu sınavdan geçer not almaya çabalıyoruz işte...
    Hayatın gerçekleri bize çok şey öğretiyor, çok şey götürse de ayaklarımızın üstünde, başımız dik durmak tek gayemiz..gayem...
    Tek başına başladığım bu yolda, tek başıma yürümeye devam edeceğim...Beni yıkacak çok darbe yiyeceğim belki ama aynı rambo filmindeki silvestır sıtalon abimiz gibi onlarca darbeye rağmen hedefe doğru yürüyeceğim...Kan kaybedeceğim, işte bitti dediğim noktalar olacak ama ben damarlarımda bir damla kalsa dahi yaşıyor olacağım...
    Mutsuz olsam da, tek başıma olsam da, etrafımda kimsem olmasa bile ben varolmak için elimden geleni yapacağım...
    Buradan teşekkür etmek istediklerim var...
    müdürlerime gösterdikleri "ilgi ve alakaları" için,
    koray'a her zaman yanımda olduğunu hissettirdiği için,
    nihal'e söylediğim şeylerin ne kadar doğru olduğuna geçte olsa farkına vardığı için,
    alpere,cenke,cihana beni unutmadıkları için,
    vitaya tüm destekleri için,
    güner'e gülen yüzü için,
    aslı'ya ve tarbın'a eşsiz dostluğu için,
    mugo'ya ve yalçın'a yolladıkları bando cd'leri için,
    miray'a bana her zaman iyi yemek yaptığı için,
    dezo'ya eski dostunu hiçbir zaman unutmadığı için,
    semiha ve çağdaş'a evimde kaldıkları süre boyunca o zor zamanlarımda ellerini omuzumdan eskik etmedikleri ve çizdikleri eşsiz saksofon resmi için,
    ve adını yazamadığım tüm arkadaşlarıma, dostlarıma, sevdiklerime benim her zaman yanımda oldukları için, kalplerinde "hacı, hacı abi, ice, ibo, ibocan, kardeşim" diye yer verdikleri için teşekkürlerimi ve şükranlarımı en içten dileklerimle sunarım....

    ha unuttum birisine de ayrıca teşekkür ederim bana yaşattığı "o duygular" için...9119

    İbraim.
    December 21

    özveri...

    özveri...
    İnsanlar ne kadar özverili olabilir diye merak ediyorum hep...limiti varmıdır acaba?
    özverinin diğer bir adıda saflık diyebiliriz. Ne kadar safça yaklaşabilir ki bir insan?
    Sanırım bu bende var...karşımdaki beni süzme salak yerine koyduğunu göre göre ona karşı yine bir özverim oluyor ve ben bunu aşamıyorum kendimde...limitsiz saflık:) sınır tanımıyorum...Beni üzen, beni umursamayan insan için hep kendimden bişiler vermişim şuana kadar...
    bu yaptığım doğru ve mantıklı değil, biliyorum. ne kaa ekmek o kaa köfte felsefesi olması lazım iken hilal-i ahmer cemiyeti gibi kendimi herkese bağışlamışım sanki...
    herkesin işine koş ama zor gününde kimse elini uzatmasın...
    olsun yinede canları sağolsun...
    yaptığımızın değerini bilmeseler de, hatırlamasalarda önemli değil.
    bazen insanın başkası için kendinden ödün verip onun mutlu olduğunu görmesi bile mutlu olması için yeterli oluyor galiba...
    neyse çok karman çorman bi yazı oldu...
    sanırım ben bu huyumu değiştiremeyeceğim...
    unutanlara, kıymet bilmeyenlere, umursamayanlara, değer verdiğimizi anlamayanlara burdan selam olsun....

    ice
    December 19

    az evvel iş ortamında profesyonellik kavramının ne olduğunu bir kez daha anladım.
    Sen ne kadar kendinden özveride bulunursan bulun, çabalarsan çabala, uğraşırsan uğraş, yaptığın işin fazlasını yapmış olsan dahi değişen birşey olmuyormuş. Kendi menfaatin için kullanmadığın bir telefonun bile limitini aştığın için sana "limiti aşmışın ücret bedeli kesilecektir" denebiliyor.
    Bu durumdan anlıyoruz ki profesyonel olmak böyle bir şeymiş..
    Üzüldüm ama kendime de kızdım...
    Neden diye...
    Bu dünya çıkar dünyası mı? neden ben bu kurallara göre oynayamıyorum?
    Anlamlandıramıyorum bazı şeyleri...
    Hep bir kaos, hep bir anlamsızlık...
    Sorun bende mi acaba?
    December 12

    ben...

    karar vermek zordur her zaman, bazen doğru karar verdiğinden emin olmak için sağa sola saldırır insan...bak niyo'da verdi kararını gitti askere...
    bende artık verdiğim kararları henüz uygulamamış olsam dahi değiştirmeyeceğim...
    bugüne kadar hep dik durmak için uğraştım, biliyorsun ve de öyle de oldum ama son zamanlarda içten içe karmaşıklığın içinde kendimi kendimin içinde kaybetmeye başladığımı gördüm.
    ve kendimi tuttum o karmaşanın içinde, çekmeye başladım ucundan da olsa...
    sadece güçlü olmam gerek, iradeli ve dirayetli olmam gerek.
    yoldan çıkıp irademi ve dirayetimi kaybedersem beni uyaramazsın belki ama burada yazdığımı görüp bana beni hatırlatabilirsin.
    tercihin bedeli vardır demişti Hasan liderim...
    Evet tercih ettim bedelini gördüm, ve şimdide tercihimin bedelini görmek istiyorum.

    ice
    December 01

    haftanın ilk günü...

    işte bir haftaya daha başladım göz açıp kapayıncaya kadar bitecek. olan, stresi ile yorgunluğu ile ömür bakiyesinden düşecek olan...
    haftasonum çok kötü değildi belki ama iyi de değildi...kafam son zamanlarda gereğinden çok karışıktı şimdi dahada çıkılmaz bir hal aldı.
    Sorgu sarmalları giderek çoğalıyor ve beni meşgul ediyor. Peki ben ne yapıyorum sadece günlük planımı tamamlamaya çalışıyorum. Peki yapabiliyor muyum? şimdilik hayır. Ne yaparsam yapayım yetişemiyorum ve merak ediyorum acaba başkası olsa idi ne yapardı...

    şu entryi yazalı tam 4gün geçti ve bugün haftanın son iş günü...
    işlerin bikaç tanesi ayıklandı ama daha yapılacak çok iş var...Biter mi? henüz değil...
    Bu akşam 5.kez blues festivaline gidiyorum, yine yalnızım ama yalnız olmaktan ötürü sıkıntım yok...bugüne kadar yaptığım her işte yalnızdım ve yalnız olmaktan dolayı sıkıntı yaşamadım. Kendi bildiğimi, özellikle de doğru bildiğimi yapmaktan çekinmedim. Umarım her zaman böyle olur...
    bugünlük bu kadar, görüşmek üzere.
    ice
    November 25

    ilk blog

    bu ilk blogum...
    bundan sonra vakit buldukça yazıcam buradan...
    görüşmek üzere...