Ibrahim さんのプロフィールIceman® Palasフォトブログリスト ツール ヘルプ

ブログ


4月11日

gitmek lazım buralardan...

herşey karmaşık oldu gitmek lazım buralardan...
hiçbir şey yolunda değil, ne ben, ne memleket ne bu hayat...
herşey almış eline kılıcı üstüne üstüne yürüyor...
sense elinde papatya ile karşı koymaya çalışıyorsun...
bir de bakıyorsun ki ilk hamlede papatyanı kesmiş kılıç..
olsun bir tane daha var diyip bir başkasını doğrultuyorsun gelen kılıca,
hoop o da gitti...
ta ki elindeki son papatyaya kadar bu böyle gidiyor...
sonra o kılıçlar peşi sıra üstüne batmaya başlıyor...
yaralanıyorsun her birinde...
vücundaki o 7 litre kan dışarı çıkmaya can atan çocuklar gibi boşalmaya başlıyor...
ellerin kan içinde donup kalıyorsun...
bakıyorsun kendine, ne oldu bana diye...
anlam veremiyorsun bu savaşa...
neden niçin ben diye...
"hayat" filminin kendisini fragman olarak izlerken aniden tam gösterimini izlerken buluyorsun kendini...
ve son sözünü söylemek üzereyken gözlerini yumuyorsun....





derken aniden yataktan fırlıyorsun ve bu gördüklerinin aslında rüya olduğunu anlıyorsun ama bir anda aklına yaşadıklarının bu kadar kanlı olmasa da gerçek olduğunu görüp saatine bakıyorsun, sonra da gayri ihtiyari telefonuna...
acaba arayan olmuş mu diye...
yataktan kalkıp su içiyorsun kendine gelmek için...
sonra soğuk odandaki sıcak yatağına dönüp gözlerini uyumak üzere kapamaya çalışıyorsun...
kapanmıyor gözlerin...
az evel gördüklerin yaşadıklarınla eşleşmeye başlıyor...
ve sabahın ilk ışıklarını uyuyamamaktan şişmiş olan gözlerinle karşılıyorsun...
derken kısır döngün yeniden başlıyor alarmın sinir bozan sesiyle...

buralardan gidip kurtulmak lazım azizim...
İstanbul yine kötü yüzünü göstermeye başladı...

1月31日

mutluluk

acayip mutluyum sormayın...
tam 1 dakika önce maaşım tüm sıcaklığı ile banka hesabında duruyordu fakat şuanda o maaşın yerinde kendini ısıtmaya yetecek kadar gücü olan babalar gibi 0,70YTL param duruyor..
Çok mutluyum, yaşasın devletim, yaşasın kemal abi yaşasın aziz Türk halkı...
hadi selametlen..
bu mutluluğu herkesle paylaşmalıyım...
1月18日

al sana senenin ilk blogu.

bu seneninde ocak ayına bol sinirli, bol stresli, bol gerilimli başladım. Tebrik ediyorum kendimi tüm salakları mıknatıs misali üstüme çekebildiğim için.
Cidden çok sıkıldım bazı hadiselerden...öğk geldi resmen.
Bazı kimselerin umursamazlıklar, plansızlıkları beni gerçekten çok ama çok sinir ediyor. Olmadık hadiseler yüzünden sorun yaşamaktan bıktım. Neden herşey gerçek karşılığını bulmuyor... Sanırım sabırlı olmak gerçekten büyük meziyet, ben dayanamıyorum artık bu saçmalıklara ama elimi kolumu bağlayan bazı şeyler şimdilik dizginliyor...
Kurtulmak lazım bu şehir yaşamından, irtibatlaşmamak lazım çok insanla...
Az ve öz olmalı...
Konuşmamak hep dinlemek en güzeli...
dinlemek dinlemek dinlemek...
Kuşların sabah çıkardıkları sesler, ağaçların rüzgarda yaptıkları hışırtı, suyun şıpırtısı hepsi bir etkileşime ait..
ama sesler ne zaman etkileşimden çıkıp anlam içermeye başlıyor o zaman herşey karışıyor, değişiyor...

Bunaldım sadece...
Bunaldım.
12月3日

bitti be.

ü be kızanım gene yedik koca seneyi...
ama bu sene bana çoook ama çoook derin detaylar kattı.
arbiden dolu dolu geçti valla.
10月27日

ayda bir...

aradan geçen zaman tam 1ay son yazımdan
 beri...
ama ne değişti 1ayda? birçok şey...
birilerinin bilmediği şeyler artık daha ciddi ve daha gerçek olarak ortada,
1ay önce yaşayan 50 tane vatan evladı kara toprakta,
cebimdeki para artık yerinde değil,
birileri daha fazla zengin,
buhranlarım artık alkol ile bünyemden geçici olarak çıkabiliyor,
önümü görmekte daha fazla zorlanır oldum,
sevdiğimle bir ay daha geçirdim,
odamın düzeni değişti,
buzdolabımda 2 şişe daha kola var,
saksafonumu çalmayalı 6ay oldu,
senelik iznimi kullanalı 2ay oldu...

ve zaman akıp geçiyor kimseye aldırmadan...
bilinmezlikler denklemde giderek değişik haller alıyor... her zamankinden daha da zor hale geliyorlar...
ama hepsinin bir çıkışı var fakat ben bu çıkışları bulabilmek için ne kadar zaman harcayacağım orası bir sorunsal...

sadece daralıyorum bazı zamanlar, şu kocaman istanbul'da daralıyorum, adeta tabuttaymış gibi...
ama " benim hala umudum var..."
9月27日

:(

Uzun zamandan sonra yine yazıyorum.
Herşey yolunda şu aralar ama yolunda olmayan "duygusal" sebepler var...Sanırım bu şehir yine bir ders veriyor bana...
Ayranın yok içmeye atla niye gidersin çeşmeye diyor...
Bakalım planlar-programlar çalışmalar var - olan durumu  + durumuna getirmek için...
Bazı şeyler çok korkutuyor ama hep iyi olacağını hedefleyerek güne başlamaya çalışıyorum.
100+ durumda yine yer basıncımız...diğer durumun - olması 100> olmasına engel oluyor...
çıkılmıyor işin içinden...

bindik bi alamete mevlam çıkar bizi selamete...
8月2日

Gözlerin Su Yeşili...

GÖZLERİN SU YEŞİLİ

birdenbire çıkıverip gel
şaşırsın kalbim sesimden önce
ne güzel olur
bilsen ne güzel
çıldırırım ben seni görünce
 
önce yokluğunu anlatırım sana
sonra geçer aynaya süslenirim
sonra da mavi bir çaydanlıkla
sana sıcak bir çay demlerim
 
küçük mumlar yakarım sehpada
kokulu otlar tüter tablada
anlat derim  “nasıldı uzaklar,
beni unutmadın ya?”
 
saçlarımı alırsın avucuna
gözlerin yine öyle su yeşili
akar durur ruhuma...

 

 

söz      :Aysel Gürel

müzik :Timur Selçuk

7月20日

Can Yücel'den...

Normalde  pek şiirle aram yoktur ama bunun içerdiği anlam ve duyguların adına yayınlıyorum...
Söyleyecek tek bir söz bile kalmamış...

Yalnızlığa dayanırım da,
Birbaşınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka.

Bir dost göz arayışıyla.
Saat tıkırtısıyla...

Korkmam, geçinip gideriz biz mutluluğuyla,
Ama;

"Günün aydın,akşamın iyi olsun"
diyen
biri olmalı
bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa
kulağımda.

Yoksa,
Zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp,
bir başına yudumlamak doyasıya,


Ama:
'Çaya kaç şeker alırsın?'
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...


Can Yücel
7月4日

Hayranım Sana...

Dün çok sevdiğim, benim için çok ayrı bir yeri olan insan bana bu şarkının birkaç dizesini hatırlattı bir konuyla ilgili olarak bende çok beğendiğim için şarkının tamamını yayınlamak istedim ki Candan Erçetin'e bir kez daha duygularımıza tercüman olduğu için buradan çok teşekkür ederim.

tanırım kendimi
hiddetim taşar benim
dalga dalga,
hırçın, hırçın
tokat gibi vurur sözlerim
yıpratır bedenini
bilirim seni
hüzün etrafı sarmışken
sessiz kalırsın belli belirsiz
ben bilirim seni
acı bir tebessüm
belli belirsiz bir tebessüm

hayranım sana
sabrına
sakince karşımda durup
meydan okuyan o tavrına
varlığına

korkmuyorum
ruhumdaki fırtınada boğulmaktan
karanlıkta yollarımı kaybetmekten
biliyorum kurtarırsın beni sen
ışığım, deniz fenerim
ışığım, sana aşığım
7月3日

Güçlü olmak

Güçlü olmak...

Hayatın bir yaşam savaşı olduğunu düşünürsek şuan çok sıcak bir savaşın içerisindeyim.  4bir yandan saldırlar var ve ben savunmaya geçmişken bugün savunmanın bana birşey kazandırmayacağını saldırmadığım sürece hiçbir şeyi, hiçbir değeri koruyamayacağımı gördüm.
Güçlü olduğumu unutmadan, cesurca, kahramanca bu savaştan çekilmeyeceğim.
İrade, özgüven, soğukkanlı olmak, duyguları çelik gibi olmak en büyük silahtır.
Bir darbe yediğin zaman elbet bir yerden yara almış olacaksın ve orası kanıyor olacak. Darbe aldım, ve yaram kanıyor ama o yaraya morfin basıp savaşa devam etmek en büyük güçtür.
Savaş meydanında, ihanetler, taraf değiştirenler olacaktır ama gerçek tarafları görüp, kuvvetlerinde güç birliğini, irade birliğini sağlayıp yola devam etmek gerek...
Aynı tarafta olupta seninle beraber savaş verirken yara alan ve bir şekilde düşmana yardım etme gafletinde bulunmuş askeri öldürmeyeceksin, onun yarasını sarıp hayata döndüreceksin ve ona tarafını seçmesini söyleyeceksin...
İster senin yanında savaşır, ister sana karşı...
.
Sen geri kalan sağlarla savaşmaya devam edersin...
7月2日

1010110001100

içim o kadar dolu ki...
kelimeler kendimi anlatmama yetmiyor...
içimde kopan fırtınalara rağmen çarşaf gibi gözüken deniz gibiyim...
heran içimdeki dalgalar kabarabilir...
hoş kabarsa ne fark edecek?
koca bir hiç...
hayal ettiğin şeylerin hep tersine gitmesi, iyi olduğun için kaybetmek ve üstüne üstük "iyisin" denmesi...
madem iyiyim neden kaybediyorum..
neden hep üzülen, sıkıntı içinde olan ben oluyorum?
bir sürü karmaşa...
içinden çıkılmaz labirentine hoşgeldiniz tabelasını yine gördüm...
konuşamıyorum, göremiyorum, duyamıyorum...

son

İnsan olduğunu unutmalı insan...
Duygularını, düşüncelerini unutmalı...
Gömmeli bir yere...
Bir daha çıkarmamalı...
Çünkü varlıkları da yoklukları da bir dert...


6月8日

Avuç içi kadar mutluluk..

Sabah radyoda değerli Abim Cem Arslan diyordu ki "Bu Fatih Erkoç'un Avuç içi kadar mutluluk  adlı şarkısını Feyşın TV'de defile müziği olarak kullanılması gerek "...Gerçekten yerinde bir tespit olmuş..son dönemlerde giysilerin hakikaten avuç içi kadar olması bunun en iyi kanıtı :D
Neysem bu geyikten sonra esas olana gelmek gerek...
Avuç içi kadar mutluluk sanırım biraz kanaatkârlık oluşturan bir durum :D abi bana avuç içi kadar da olsa yeter şeklinde bir cümle oluşturabilir insanda..
Biz sanırım biraz nankör bir canlı topluluğuyuz, avuç içi kadar mutlulukla pek yetinmeyiz, herşeyde olduğu gibi bunda da daha fazlasını talep etmeye meyilliyizdir. Oysa yanı başımızda olan avuç içi kadar mutlulukların aslında bir araya geldiğinde ne kadar çok büyük bir öbek oluşturduğunu görmezden geliyoruz. Ha çok poliyannacı düşünüyorsun diyebilirsiniz ama önemli olan küçük mutlulukları da atlamayıp aslında ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlamaktır.
Yanındaki insanın gözlerine bakıp konuşabilmek, onunda seninle konuşmaktan dolayı mutlu olduğunu görmek, arkadaşının en zor anında yanında olmak ve o zor anında yüzünde bir gülümseme yaratabilmek çok ufak ama önemli detaylardır. Maneviyatları anlatılmayacak kadar büyüktür.
En basiti bir insan günde 3 kez mutlu olur, bunlar yemek yediği anladır. Çünkü insan farkında olmaz ama yemek yediği vakit kendini biraz daha iyi hisseder, enerji kazanır, manevi olarak güçlenir.Tabi işin birde fizyolojik faydası var ki o da yadsınamaz bir gerçektir, misal çikolatanın verdiği mutluluk, işte bilmem ne oranı bilmem ne kadar olduğu için bilmem ne yapar falan gibi şeyler...

Önemli olan avuç içi kadar bile olsa mutlu olmayı bilmek, mutluluğa sahip çıkmaktır.

Cem Arslan'ın dediği gibi " erkekler için o "avuç içi" kadar  mutluluk yeter ;)"

:)
5月15日

yollar...

Yollar insana çok şey öğretir, çok şey düşünürsün..Hele birde kendinle başbaşa kaldınsa o zaman kendini en iyi orada değerlendirirsin.
Çünkü yoldayken başka sesler gelmez, sadece motorun sesi vardır birde senin içinden gelen ses...
Kendinin doğrularını, yanlışlarını görürsün, pişmanlıklarını değerlendirip doğru yaptım veya yanlış yaptım dersin...Kendine en iyi notu yine kendin verirsin hayat dersinden...
Geçtiğimiz cuma günü ani bir plan değişikliği ile yollara düştüm yine..bu sefer iş içindi ama yalnızdım..Önce Ankara sonra Mersin ve Adana...
Ankara'ya 200dakikada girdim çok iyi bir zamanlama belki ama yolda 180km hızla giderken insan sadece ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiyi görmeye başlıyor ve düşünüyorsun " eğer direksiyonu kırarsam acaba yaşarmıyım?" diye...Limitlerini görüyorsun bir anda..
İnsan bünyesi adrenalin salgıladığı zaman çok hızlı düşünüp çok hızlı karar verebilirmiş...İşte o ani olarak vereceğin bir karar senin son kararın olabilir diye düşünmeden edemiyor insan...
Sonra düşünüyorsun yine keşke 6 sene önce bu imkan olsaydı da çabucak gidiverseydim Ankara'ya, gerçek anlamını bulsaydı diyorsun..
Neyse sonunda Ankara'ya vardım ve işlerimi halledip birkaç arkadaşımla görüştüm ve değerli dostum ta2ui de kaldım...
Güzel bir geceydi az uyusamda sanki saatlerdir uyuyormuşum gibi dinç kalktım ve yine yola koyuldum..
Bu seferki biraz uzun... ortalama 6.5-7 saat gidersin demişlerdi...
saat sabahın 6.30unda çıktım yola...Yollarda kimseler yok...sadece ben ve nereden geldiğini bilmediğim birkaç yük kamyonu vardı kocaman yolda...
Yol uzun...yine yalnızım...yine muhakeme ediyorum kendimi...geçmişimi...geleceğimi...
Uzun zamandan sonra yine yollarda olmak çok güzel..yine mutluyum çünkü yeni yerler görüyorum ve özgürüm...
Her ne kadar iş içinde olsa her zaman gitmediğin bir yere gitmek bile insana ayrı bir moral veriyor, mutlu ediyor...Bende bu mutluluk içindeydim..Yolda Tuz Gölü'nün kenarında durdum birkaç kare fotoğraf çekmek için...
İşte orda bittim...Alabildğince bir beyaz sonu belli olmayan bir noktada mavi ile buluşuyor...
O manzarayı ne kadar anlatsam da görmeden bir şey ifade etmez...
Durdum hiçbir şey düşünmedim...Sadece sahip olduğum değerler için şükrettim.
Bazılarına göre şanslıyım ve ben bazılarına göre şanssızım...Ortalarda bir yerdeyim...
Yolu molasız tam 6.5saatte bitirdim. Mersin'de çok sevdiğim bir dostumla yemek yedim ve okadar mutlu oldum ki anlatamam.
İnsanın her gittiği yerde bir el sallayanı olması, kucaklayanı olması kadar daha önemli bir şey var mıdır şu dünyada?
Bence yok..
Çünkü uzaklarda da olsa sizi seven birilerinin var olması insana okadar çok mutluluk ve güç verirki bu tarif edilemez.
Güzel bir yemekten sonra Adana'ya geçtim ve işlerimi halledip akşam saatlerinde İstanbul'a doğru dönüşe geçtim...
Güzel bir 36 saat yaşadım nerdeyse...kendimle başbaşa kaldım, kendimin geleceğini ve geçmişini hatalarını doğrularını gördüm bir kez daha ve hayatta sahip olduklarım için, kaybettiklerim için, kazandıklarım için başkalarına göre ne kadar şanslı, kendime göre ne kadar şanssız olduğumu gördüm...
Cuma Akşamı için ta2ui 'ye ve o enfes yemek için by probleme teşekkürlerimi sunarım.

Hayat, prangalarla bağlı olsanda manevi anlamda özgürlüğünün kısıtlanamayacağı tek yerdir. Bu yüzden sonuna kadar yaşamak gerek...

Ice
5月4日

yıllar sonra...

bundan bir önceki yazımda benim için çok değerli olan birinin bundan tam 6 sene öncesinde yazmış olduğu bir yazıyı yayınlamıştım.
ve acaba kimbilir nerededir, hangi dünyadadır demiştim...
sanırım insan bazen sesini çok uzak dünyalara bile duyurabiliyor hemde gerçekten ses çıkarmadan.. kalben istediğin vakit o ses gerekli yere gidiyor..
şuan cümle kuramıyorum, şuan ellerim titriyor..ben şuanda tam 6 sene öncesine o satırları ilk okuduğum zamana döndüm çünkü o satırları yazan ve tam 6senedir yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insan benim sesimi duymuş ve o da geçmişe gitmiş...
dünya gerçekten ufakmış azizim...
burdan ona bana yazdığı o birkaç satır için ne kadar teşekkür etsem azdır...
en derin sevgilerimle...

Gudup ayusu...
4月25日

Korkunç Tilbe'den...

Uzun zamandır arayıpta nerede olduğunu hatırlamadığım bir yazı...
Çok eskilerden benim için değerli olan biri tarafından yazılmış bir yazı... o şimdi hangi dünyada kimbilir...
 buradan sevgilerle diyelim ona o elbet duyar bir yerden...
08.02.2001/Perşembe 
 Herkesin taklidini yapardın küçükken...
 Kimse sormazdı sana kalbindeki çiçeklerin
 yalnızlığını, küçüktün çünkü...
 bilemezdin yalnızlığın ne demek olduğunu!...
 Hep taklit yapardın, konuşurdun saatlerce...
 belki de yalnızlığını konuştururdun. 
 Ama anlamazdı kimse... 
 Sadece soytarılık yapardın insanların arasında,
 onların yalnızlığına tentürdiyot olurdun. 
 Sustururdun yalnızlıklarının kanını, keserdin
 çığlıklarını.
 ama soytarıydın işte, kimse dönüp de ’’seni
 seviyorum’’ demezdi sana...
 sıradandı ’’seni seviyorum’’ demek insanların
 arasında.
 Yalandı çünkü ve kimse anlamını bilmezdi, senden
 başka(!)
 Yanında bir sürü insan vardı, arkadaşların. 
 ama kalbindeki odacıklarda yalnızdın hep,
 kapakçıklarını herkese açıyordun; ama sevgi
 dolamıyordu bir türlü içeriye... 
 dolsa bile, her gün batımının sonunda ’’batarya
 zayıf’’ sözüyle karşılaşıyordun. 
 Şimdi büyüyüp palyaço oluyorsun, 
 soytarılığı bırakıyorsun, ama hâla içinde bir
 yerlerde...
 Kalbindeki odacıkların çekmecelerinde gizli belki
 de...kim bilir? 
 Boyuyorsun yüzünü, saklamak istiyorsun yalanlarını,
 yaşayamadığın aşklarını, acılarını, gözyaşlarını,
 üzüntülerini, hayallerini...
 Korkuyorsun insanların onları görmesini, alay
 etmelerinden kaçıyorsun...
 ve insanlar senle alay ediyorlar ’’sen anlamazsın’’
 diye.
 korktuğun başına geliyor işte.
 fakat yılmadan boyuyorsun suratını, kaçıyorsun
 sevgiden artık!
 Kurutuyorsun, ötenazi hakkını kullanıyorsun onlar
 için.
 Duyguların ölümcül bir hastalığa yakalanıyor,
 aşık olamıyorsun eskisi gibi, plâtoniklerden de
 kaçıyorsun.
 ama yine palyaçosun, eğlendirme çabasındasın.
 Hâla soran yok kalbindeki çiçeklerin yalnızlığını...
 Boynu bükük duruyorsun, kırılmış kanadın, kolun.
 Yıllar sonra bıkıyorsun eğlendirmekten. Aşktan
 umudunu kesiyorsun,ama...
 Beyaz atlı palyaçonu bekliyorsun, cami
 avlularında...
 Siliyorsun dudağındaki kırmızı rujları.
 göz yaşlarınla akan rimelindeki yalnızlığı görüyor
 avludaki paçalı güvercinler.
 Yalnızlığından korkuyorlar, havalanıyorlar
 haykırarak gök yüzüne,
 Çıtası kırık uçurtmalarla konuşuyorlar.
 Sense avludasın hâla, güvercinlerin gidişine
 bakıyorsun.
 Yine gün batımı, ’’batarya zayıf’’ diyor kalbinin
 odacıkları...
 Çıkıyorsun çatı katına, ayaklarını sallandırıyorsun
 aşağıya.
 Günbatımını izlemek için, güvercinlere ağıt yakmak
 için.
 Kurumuş rimellerin suratında, yüzünde ağır
 makyajının
 izi var, yalnızlığın rafine edilmemiş öylece duruyor
 eskisi gibi...
 Özlüyorsun taklit yaptığın günleri, sende iyi hâl
 belgesi almak istiyorsun diğer palyaçolar gibi.
 Emekli maaşınla torunlarına horoz şekeri almak
 istiyorsun, ama olmuyor işte.
Çocukluğunu anlatmak istiyorsun onlara, sonra aklına
 geliyor...
 Para sayıp, çocukluğunu satacak bir Affan Deden bile
 olmadı senin.
 Çemberlerin yakıldı kalorifer kazanlarında, kurtuldu
 yalnızlığından...
 Yalnızlığının klostrofobisi var, kalamıyor bir tek
 kalbinde.
 Yayılmak istiyor her yerine, yüzüne, gözüne,
 gözbebeğine, ellerine.
 Sen bunları düşünürken, paçalı güvercinler geliyor
 çatıya.
 Sabah attığın ekmek kırıntılarına bakıyorlar, en
 cesurları omzuna konup seninle güneşin batışını
 izliyor.
 Palyaçoluğundan eser kalmamış, saten elbisen
 yırtılmış, kirlenmiş.
 Yanındaki insanlar ve arkadaşların, kağıttan
 kayıklara binip gitmişler,
 caddelerdeki su oluklarından,oradan
 kanalizasyona ve oradan denizlere... 
 kimsede sormuyor seni, 
 cep telefonunu çaldırıp kapatan bile yok!
 Son beyaz atlı palyaçon da bırakmış seni, beklediğin
 avluda.
 Aranızdaki o tarifsiz duygu pembeleşinceye kadar
 pişmiş.
 Sonra şehirlerarası mesafelerden korkmuş beyaz atlı
 palyaçon.
 onun gözünü başka palyaçolar bürümüş.
 ve ’’olmuyor, bana yalan söylemiyorsun, diğerleri
 gibi maskeni iyi takamıyorsun.
 Beni hiç aldatmıyorsun başka palyaçolarla. 
 Yüzünü iyi boyamıyorsun... 
 aramızda çok iyi bir arkadaşlık ve en kötüsü sevgi var...
 bitirelim artık, biz ayrı dünyaların palyaçolarıyız,
 yüzümüzdeki boyalar bile farklı!
 Sana hayatta bol yalanlar ve riyalar!..’’   demiş 
 ve beyaz atlı palyaçon da gitmiş böylece.
 Artık kimse yok hayatında, bundan sonra da
 olmayacak...
 İşte yine bir gün batımı...
 Sallandırıyorsun ayaklarını çatıdan aşağıya; bu
 sefer farklı, gitmeye hazırlanıyorsun belli ki... rüzgar
 esiyor, saçlarını okşamak için, ama nafile.
 saçların mutsuzluktan değil, yalnızlıktan dökülmüş.
 daha önce kimse onları okşamadığı, papatyalardan taç
 yapıp takmadığı için dökülmüş...
 gözlerinin altında yaptığın taklitlerin çığlığı var,
 çizgi çizgi, mosmor.
 üstünde palyaçoluk günlerinden kalma yeşil saten bir
 elbise var, kirli, yırtılmış.  
 ayaklarında nasırlar var, şehirlerarası mesafeleri
 katletmekten olsa gerek?!
 çünkü tabanında aşkın sahte imzası var.
 Ellerinde ekmek kırıntıları, paçalı güvercinlere
 vermek için. Bir de mutsuzluğunun aynası, iyotlu göz
 yaşların var.
 İşte geliyor güvercinler. Nedense bugün çok
 mutlular,
 kırıntıları yiyorlar, en cesuru yine omzunda, göz
 gözesiniz... İkinizde havalanıyorsunuz haykırarak,
 cesur güvercin çıtası kırık uçurtmanın yanına... 
 Sense tekrar sonsuz yalnızlığa merhaba diyorsun,
 diğer
 ölü palyaçoların arasında.
 Kim bilir, belki bu sefer onlar sorar kalbindeki
 çiçeklerin yalnızlığını?!..

Korkunç Tilbe
(takma isimdir)


4月3日

zaman

ya bişi sorcam bu zamanı kim böyle fwd 8x olarak çalıştırıyo?
daha ocaktan yeni çıkmadık mı?
ben geziden yeni dönmedim mi?
aklım bi karış havada gezmedim mi?
hata yapmadım mı?
sonra hatamı anlayıp doğruyu yapmadım mı?

iyi de kardeşim niye bu kadar hızlı geçiriyorsun ki bu zamanı ben anlamıyorum yani :D
3月25日

.....

Yalandan okumuştum herşeyi ne kadarda boşlarmış oysa sahiplendim ne varsa savur hepsini okyanusa...
3月23日

salaklar

kendini bi bok sanan salaklar var ya onlar kendilerini bi havalara soktukça gülmekten geberiyorum...
bazen merak ediyorum bu salaklar neden değişik versiyonlarda ve sayıları azımsanmayacak derecede...
valla bana denk gelen birkaç tanesi var çok gülüyorum her konuştuklarında :D
3月6日

Lambaya püf de...

Atam'a laf atan abdestsizlere, ülkemi çıkarları için çıkmaza sokanlara, maskelerle halkımı kandıranlara, onlara inananlara, koyun olup "mee" demekten aciz olanlara ithaf olunur.

Ne Ararsın Tanrı ile Aramda / Neyzen Tevfik

Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda
Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararı, içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz