Ibrahim's profileIceman® PalasPhotosBlogLists Tools Help

Blog


    December 11

    akatlar sokak no26/1 bakırköy....

    İstanbul macerasının 6.senesinde ilk ikametgahım olan akatlar sokak 26/1 bakırköy'den geçtiğimiz cumartesi günü taşındım. Maddi bağlamda epi topu 3kişi evi taşımanın verdiği ağır yorgunluktan öte manevi yorgunluğu daha fazlaydı...
    O ev özgürlüğümün ilk kalesiydi... Kendi kiramı ilk kez verdiğim evdi...ilk misafirlerim...ilk komşularım... birçok ilk vardı orada...
    hiç hüzün girmedi o eve, hep neşeliydi.. şen kahkahalar yükseldi, şakaların en eşşeği, fıkraların en açığı, hikayelerin en komiği o evdeydi..
    ilk yemek çalışmalarımın merkeziydi daracık mutfağı...makarna mantı derken wok tavada tavuk sotesi evin ilk misafirine ikramı oldu..
    6 senedir hep aynı dürümcüden hep aynı siparişi vermiştik o evde... dürümcü bile üzüldü gidişime..."abi olsun yine gelirsin" diyebildi...
    Herşeyi taşıdım evden ama bir tek duvarda Çağdaş'la Semiha'nın bende kaldıkları dönemde çizdikleri resmi sökemedim oracıktan...
    Börtü böceği, faresi, kedisi ile adeta bir çiftlik havasındaydı da evim...Akrebin gözlerini de gördük, farenin alttan gelen tıkırtılarını da..
    Güzeldi evim...adres tarifi ile nicelerinin zorlanmadan bulduğu o ev... bakırköye dönünce 3.durakta in, 3 sokak aşağıya in, soldan 3.apartman...
    herkes 3.dairemi yoksa derdi :D
    3 sene yılbaşı o evde çok renkli çok heyecanlı geçti, jackass'leri de orada yaptık, kurtlar vadisinin ilk bölümünü de orada seyrettik..
    perşembe akşamları herkes kendi yerine oturur pür dikkat izlerdik...
    Gelenler evin tek bölünmez kuralına hep saygı gösterdiler... herkes kapı önünde içti sigarasını öyle girdi içeri....
    arada kaçamaklar oldu elbet ama ev sahibi olarak hoş gördük...
    Sevgililerin soğuk kışta uğrak durağıydı evim, hem bana eğlence oluyordu hemde güzel ve ekonomik vakit geçiriyorduk...
    Doğum günü hediyesi gelen monopoly ile en soğuk kışlarda bile bir demlik çayla bütün gün eğlenirdik..
    Uzun senelerdir görüşülmeyen dostlarla kaynaştık hep, yolu düşende uğradı, suyu kesilen de...
    6 sene o evde çok anılar yaşadık ve artık hepsi orada hatırlanmak üzere birer kısayol bıraktı...
    Evden son kez çıkışım, komşularımla helallik almam benim için çok garip oldu...Onlar beni her kandilde unutmaz mutlaka bir tabak helva, aşure verirlerdi.
    Bende elimden geldiğince hatırlarını sorardım...
    Onlarda gidişime çok üzüldüler...

    Artık yeni bir adres yeni bir dünya yeni bir ev...
    O evde hayatımın en güzel 6 yılını geçirdim...bu 6yılda o evin kıyısından köşesinden, mutfağından koltuğundan geçen, anı bırakan herkese selamlar olsun...

    Güle güle evim....

    July 21

    Yağmur Mini Market...

    Murat abiye selamlarımla...

    Bundan 6 sene önceydi Bakırköy'e taşındığım ilk gün tanıştığım ilk insandı O.
    Gel zaman git zaman alıştık, koyu sohbetler ettik, beraber TV'de Kurtlar Vadisi fragmanlarını seyredip yorum yaptık.
    Tek başına yaşadığım malikhanemin tüm ihtiyaçlarını (makarna,yoğurt,yumurta,domates,kola,soda,bira,çerez,ekmek) Yağmur Market'ten aldım hep..
    Yine bir cumartesi akşamı geç saatte eve dönmüş olmamdan ötürü uğrayıp bir gazoz alayım dedim ama tezgahın arkasında başka biri duruyordu.
    Aldım gazozu bozuklarım yetişmediği için dedim "Murat abiye söylersiniz 25krş çıkmadı sonra veririm" diye adamın "murat artık yok biz devraldık" burayı demesi beni dumura ve dolayısı ile üzüntüye uğrattı.
    Kar kış demeden dükkanı her daim sabah 9 akşam 10.30 arası açık tutan Murat abi de yobazlaşan tüketim kültürü alışkanlığına kurban gidenler arasında yerini almıştı.
    Çok üzüldüm ve günlerdir düşünüyorum acaba bu süreç daha ne kadar devam edecek. Tekelleşen tüketim alışkanlıkları küçük esnafı yıllar önce bitirmeye başladı..
    Bakkal, manav, terzi, kasap, yoğurtçu gibi meslekler yok olmaya başladı çünkü artık herşey otomasyon herşey bir yerde...
    Süpermarkette satılmayan şey kalmadı neredeyse...

    Bu süreç nereye kadar böyle bizi yobazlaştıracak hep birlikte izleyip göreceğiz ve sessizliğimizi bozmayacağız....


    July 07

    ben?

    beni daraltmayın.
    beni sıkıştırmayın.
    beni bunaltmayın.
    beni iyi anlayın.
    beni iyi tanıyın.

    eğer bunlara dikkat etmezseniz.
    ben diye birşey kalmaz, sizde sorun yaşamazsınız...
    June 12

    .

    nedense yazmak istediğim bu yazıya konu bulamadım. sadece yazmak istedim.
    bu aralar çok daralıyorum, sıkışıyorum. Sebebini biliyorum ama başka çareler aramaya çalışıyorum. Yetmiyor bazı şeyler. gelenler gidenlerle aynı olmuyor..giden çok olunca dönen az oluyor...
    Stresli bir çalışmanın esiri olmuşuz, hep gerilim, çok yorgunluk.. huzur var elbet ama bazen o da yerini gerginliğe bırakıyor. Yaptıkların, çabaladıkların bazen bir kelime ile uçup gidiyor.
    Hayat anlamsızlaşıyor, amaçsızlaşıyor, belirsizleşiyor...sakin olmak yetmiyor...
    Sıkıldım çok.
    May 21

    çizik

    hacı duvara bir çizik daha attım dün...
    April 11

    gitmek lazım buralardan...

    herşey karmaşık oldu gitmek lazım buralardan...
    hiçbir şey yolunda değil, ne ben, ne memleket ne bu hayat...
    herşey almış eline kılıcı üstüne üstüne yürüyor...
    sense elinde papatya ile karşı koymaya çalışıyorsun...
    bir de bakıyorsun ki ilk hamlede papatyanı kesmiş kılıç..
    olsun bir tane daha var diyip bir başkasını doğrultuyorsun gelen kılıca,
    hoop o da gitti...
    ta ki elindeki son papatyaya kadar bu böyle gidiyor...
    sonra o kılıçlar peşi sıra üstüne batmaya başlıyor...
    yaralanıyorsun her birinde...
    vücundaki o 7 litre kan dışarı çıkmaya can atan çocuklar gibi boşalmaya başlıyor...
    ellerin kan içinde donup kalıyorsun...
    bakıyorsun kendine, ne oldu bana diye...
    anlam veremiyorsun bu savaşa...
    neden niçin ben diye...
    "hayat" filminin kendisini fragman olarak izlerken aniden tam gösterimini izlerken buluyorsun kendini...
    ve son sözünü söylemek üzereyken gözlerini yumuyorsun....





    derken aniden yataktan fırlıyorsun ve bu gördüklerinin aslında rüya olduğunu anlıyorsun ama bir anda aklına yaşadıklarının bu kadar kanlı olmasa da gerçek olduğunu görüp saatine bakıyorsun, sonra da gayri ihtiyari telefonuna...
    acaba arayan olmuş mu diye...
    yataktan kalkıp su içiyorsun kendine gelmek için...
    sonra soğuk odandaki sıcak yatağına dönüp gözlerini uyumak üzere kapamaya çalışıyorsun...
    kapanmıyor gözlerin...
    az evel gördüklerin yaşadıklarınla eşleşmeye başlıyor...
    ve sabahın ilk ışıklarını uyuyamamaktan şişmiş olan gözlerinle karşılıyorsun...
    derken kısır döngün yeniden başlıyor alarmın sinir bozan sesiyle...

    buralardan gidip kurtulmak lazım azizim...
    İstanbul yine kötü yüzünü göstermeye başladı...

    January 31

    mutluluk

    acayip mutluyum sormayın...
    tam 1 dakika önce maaşım tüm sıcaklığı ile banka hesabında duruyordu fakat şuanda o maaşın yerinde kendini ısıtmaya yetecek kadar gücü olan babalar gibi 0,70YTL param duruyor..
    Çok mutluyum, yaşasın devletim, yaşasın kemal abi yaşasın aziz Türk halkı...
    hadi selametlen..
    bu mutluluğu herkesle paylaşmalıyım...
    January 18

    al sana senenin ilk blogu.

    bu seneninde ocak ayına bol sinirli, bol stresli, bol gerilimli başladım. Tebrik ediyorum kendimi tüm salakları mıknatıs misali üstüme çekebildiğim için.
    Cidden çok sıkıldım bazı hadiselerden...öğk geldi resmen.
    Bazı kimselerin umursamazlıklar, plansızlıkları beni gerçekten çok ama çok sinir ediyor. Olmadık hadiseler yüzünden sorun yaşamaktan bıktım. Neden herşey gerçek karşılığını bulmuyor... Sanırım sabırlı olmak gerçekten büyük meziyet, ben dayanamıyorum artık bu saçmalıklara ama elimi kolumu bağlayan bazı şeyler şimdilik dizginliyor...
    Kurtulmak lazım bu şehir yaşamından, irtibatlaşmamak lazım çok insanla...
    Az ve öz olmalı...
    Konuşmamak hep dinlemek en güzeli...
    dinlemek dinlemek dinlemek...
    Kuşların sabah çıkardıkları sesler, ağaçların rüzgarda yaptıkları hışırtı, suyun şıpırtısı hepsi bir etkileşime ait..
    ama sesler ne zaman etkileşimden çıkıp anlam içermeye başlıyor o zaman herşey karışıyor, değişiyor...

    Bunaldım sadece...
    Bunaldım.
    December 03

    bitti be.

    ü be kızanım gene yedik koca seneyi...
    ama bu sene bana çoook ama çoook derin detaylar kattı.
    arbiden dolu dolu geçti valla.
    October 27

    ayda bir...

    aradan geçen zaman tam 1ay son yazımdan
     beri...
    ama ne değişti 1ayda? birçok şey...
    birilerinin bilmediği şeyler artık daha ciddi ve daha gerçek olarak ortada,
    1ay önce yaşayan 50 tane vatan evladı kara toprakta,
    cebimdeki para artık yerinde değil,
    birileri daha fazla zengin,
    buhranlarım artık alkol ile bünyemden geçici olarak çıkabiliyor,
    önümü görmekte daha fazla zorlanır oldum,
    sevdiğimle bir ay daha geçirdim,
    odamın düzeni değişti,
    buzdolabımda 2 şişe daha kola var,
    saksafonumu çalmayalı 6ay oldu,
    senelik iznimi kullanalı 2ay oldu...

    ve zaman akıp geçiyor kimseye aldırmadan...
    bilinmezlikler denklemde giderek değişik haller alıyor... her zamankinden daha da zor hale geliyorlar...
    ama hepsinin bir çıkışı var fakat ben bu çıkışları bulabilmek için ne kadar zaman harcayacağım orası bir sorunsal...

    sadece daralıyorum bazı zamanlar, şu kocaman istanbul'da daralıyorum, adeta tabuttaymış gibi...
    ama " benim hala umudum var..."
    September 27

    :(

    Uzun zamandan sonra yine yazıyorum.
    Herşey yolunda şu aralar ama yolunda olmayan "duygusal" sebepler var...Sanırım bu şehir yine bir ders veriyor bana...
    Ayranın yok içmeye atla niye gidersin çeşmeye diyor...
    Bakalım planlar-programlar çalışmalar var - olan durumu  + durumuna getirmek için...
    Bazı şeyler çok korkutuyor ama hep iyi olacağını hedefleyerek güne başlamaya çalışıyorum.
    100+ durumda yine yer basıncımız...diğer durumun - olması 100> olmasına engel oluyor...
    çıkılmıyor işin içinden...

    bindik bi alamete mevlam çıkar bizi selamete...
    August 02

    Gözlerin Su Yeşili...

    GÖZLERİN SU YEŞİLİ

    birdenbire çıkıverip gel
    şaşırsın kalbim sesimden önce
    ne güzel olur
    bilsen ne güzel
    çıldırırım ben seni görünce
     
    önce yokluğunu anlatırım sana
    sonra geçer aynaya süslenirim
    sonra da mavi bir çaydanlıkla
    sana sıcak bir çay demlerim
     
    küçük mumlar yakarım sehpada
    kokulu otlar tüter tablada
    anlat derim  “nasıldı uzaklar,
    beni unutmadın ya?”
     
    saçlarımı alırsın avucuna
    gözlerin yine öyle su yeşili
    akar durur ruhuma...

     

     

    söz      :Aysel Gürel

    müzik :Timur Selçuk

    July 20

    Can Yücel'den...

    Normalde  pek şiirle aram yoktur ama bunun içerdiği anlam ve duyguların adına yayınlıyorum...
    Söyleyecek tek bir söz bile kalmamış...

    Yalnızlığa dayanırım da,
    Birbaşınalığa asla.
    Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka.

    Bir dost göz arayışıyla.
    Saat tıkırtısıyla...

    Korkmam, geçinip gideriz biz mutluluğuyla,
    Ama;

    "Günün aydın,akşamın iyi olsun"
    diyen
    biri olmalı
    bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa
    kulağımda.

    Yoksa,
    Zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp,
    bir başına yudumlamak doyasıya,


    Ama:
    'Çaya kaç şeker alırsın?'
    Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...


    Can Yücel
    July 04

    Hayranım Sana...

    Dün çok sevdiğim, benim için çok ayrı bir yeri olan insan bana bu şarkının birkaç dizesini hatırlattı bir konuyla ilgili olarak bende çok beğendiğim için şarkının tamamını yayınlamak istedim ki Candan Erçetin'e bir kez daha duygularımıza tercüman olduğu için buradan çok teşekkür ederim.

    tanırım kendimi
    hiddetim taşar benim
    dalga dalga,
    hırçın, hırçın
    tokat gibi vurur sözlerim
    yıpratır bedenini
    bilirim seni
    hüzün etrafı sarmışken
    sessiz kalırsın belli belirsiz
    ben bilirim seni
    acı bir tebessüm
    belli belirsiz bir tebessüm

    hayranım sana
    sabrına
    sakince karşımda durup
    meydan okuyan o tavrına
    varlığına

    korkmuyorum
    ruhumdaki fırtınada boğulmaktan
    karanlıkta yollarımı kaybetmekten
    biliyorum kurtarırsın beni sen
    ışığım, deniz fenerim
    ışığım, sana aşığım
    July 03

    Güçlü olmak

    Güçlü olmak...

    Hayatın bir yaşam savaşı olduğunu düşünürsek şuan çok sıcak bir savaşın içerisindeyim.  4bir yandan saldırlar var ve ben savunmaya geçmişken bugün savunmanın bana birşey kazandırmayacağını saldırmadığım sürece hiçbir şeyi, hiçbir değeri koruyamayacağımı gördüm.
    Güçlü olduğumu unutmadan, cesurca, kahramanca bu savaştan çekilmeyeceğim.
    İrade, özgüven, soğukkanlı olmak, duyguları çelik gibi olmak en büyük silahtır.
    Bir darbe yediğin zaman elbet bir yerden yara almış olacaksın ve orası kanıyor olacak. Darbe aldım, ve yaram kanıyor ama o yaraya morfin basıp savaşa devam etmek en büyük güçtür.
    Savaş meydanında, ihanetler, taraf değiştirenler olacaktır ama gerçek tarafları görüp, kuvvetlerinde güç birliğini, irade birliğini sağlayıp yola devam etmek gerek...
    Aynı tarafta olupta seninle beraber savaş verirken yara alan ve bir şekilde düşmana yardım etme gafletinde bulunmuş askeri öldürmeyeceksin, onun yarasını sarıp hayata döndüreceksin ve ona tarafını seçmesini söyleyeceksin...
    İster senin yanında savaşır, ister sana karşı...
    .
    Sen geri kalan sağlarla savaşmaya devam edersin...
    July 02

    1010110001100

    içim o kadar dolu ki...
    kelimeler kendimi anlatmama yetmiyor...
    içimde kopan fırtınalara rağmen çarşaf gibi gözüken deniz gibiyim...
    heran içimdeki dalgalar kabarabilir...
    hoş kabarsa ne fark edecek?
    koca bir hiç...
    hayal ettiğin şeylerin hep tersine gitmesi, iyi olduğun için kaybetmek ve üstüne üstük "iyisin" denmesi...
    madem iyiyim neden kaybediyorum..
    neden hep üzülen, sıkıntı içinde olan ben oluyorum?
    bir sürü karmaşa...
    içinden çıkılmaz labirentine hoşgeldiniz tabelasını yine gördüm...
    konuşamıyorum, göremiyorum, duyamıyorum...

    son

    İnsan olduğunu unutmalı insan...
    Duygularını, düşüncelerini unutmalı...
    Gömmeli bir yere...
    Bir daha çıkarmamalı...
    Çünkü varlıkları da yoklukları da bir dert...


    June 08

    Avuç içi kadar mutluluk..

    Sabah radyoda değerli Abim Cem Arslan diyordu ki "Bu Fatih Erkoç'un Avuç içi kadar mutluluk  adlı şarkısını Feyşın TV'de defile müziği olarak kullanılması gerek "...Gerçekten yerinde bir tespit olmuş..son dönemlerde giysilerin hakikaten avuç içi kadar olması bunun en iyi kanıtı :D
    Neysem bu geyikten sonra esas olana gelmek gerek...
    Avuç içi kadar mutluluk sanırım biraz kanaatkârlık oluşturan bir durum :D abi bana avuç içi kadar da olsa yeter şeklinde bir cümle oluşturabilir insanda..
    Biz sanırım biraz nankör bir canlı topluluğuyuz, avuç içi kadar mutlulukla pek yetinmeyiz, herşeyde olduğu gibi bunda da daha fazlasını talep etmeye meyilliyizdir. Oysa yanı başımızda olan avuç içi kadar mutlulukların aslında bir araya geldiğinde ne kadar çok büyük bir öbek oluşturduğunu görmezden geliyoruz. Ha çok poliyannacı düşünüyorsun diyebilirsiniz ama önemli olan küçük mutlulukları da atlamayıp aslında ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlamaktır.
    Yanındaki insanın gözlerine bakıp konuşabilmek, onunda seninle konuşmaktan dolayı mutlu olduğunu görmek, arkadaşının en zor anında yanında olmak ve o zor anında yüzünde bir gülümseme yaratabilmek çok ufak ama önemli detaylardır. Maneviyatları anlatılmayacak kadar büyüktür.
    En basiti bir insan günde 3 kez mutlu olur, bunlar yemek yediği anladır. Çünkü insan farkında olmaz ama yemek yediği vakit kendini biraz daha iyi hisseder, enerji kazanır, manevi olarak güçlenir.Tabi işin birde fizyolojik faydası var ki o da yadsınamaz bir gerçektir, misal çikolatanın verdiği mutluluk, işte bilmem ne oranı bilmem ne kadar olduğu için bilmem ne yapar falan gibi şeyler...

    Önemli olan avuç içi kadar bile olsa mutlu olmayı bilmek, mutluluğa sahip çıkmaktır.

    Cem Arslan'ın dediği gibi " erkekler için o "avuç içi" kadar  mutluluk yeter ;)"

    :)
    May 15

    yollar...

    Yollar insana çok şey öğretir, çok şey düşünürsün..Hele birde kendinle başbaşa kaldınsa o zaman kendini en iyi orada değerlendirirsin.
    Çünkü yoldayken başka sesler gelmez, sadece motorun sesi vardır birde senin içinden gelen ses...
    Kendinin doğrularını, yanlışlarını görürsün, pişmanlıklarını değerlendirip doğru yaptım veya yanlış yaptım dersin...Kendine en iyi notu yine kendin verirsin hayat dersinden...
    Geçtiğimiz cuma günü ani bir plan değişikliği ile yollara düştüm yine..bu sefer iş içindi ama yalnızdım..Önce Ankara sonra Mersin ve Adana...
    Ankara'ya 200dakikada girdim çok iyi bir zamanlama belki ama yolda 180km hızla giderken insan sadece ölümle yaşam arasındaki o ince çizgiyi görmeye başlıyor ve düşünüyorsun " eğer direksiyonu kırarsam acaba yaşarmıyım?" diye...Limitlerini görüyorsun bir anda..
    İnsan bünyesi adrenalin salgıladığı zaman çok hızlı düşünüp çok hızlı karar verebilirmiş...İşte o ani olarak vereceğin bir karar senin son kararın olabilir diye düşünmeden edemiyor insan...
    Sonra düşünüyorsun yine keşke 6 sene önce bu imkan olsaydı da çabucak gidiverseydim Ankara'ya, gerçek anlamını bulsaydı diyorsun..
    Neyse sonunda Ankara'ya vardım ve işlerimi halledip birkaç arkadaşımla görüştüm ve değerli dostum ta2ui de kaldım...
    Güzel bir geceydi az uyusamda sanki saatlerdir uyuyormuşum gibi dinç kalktım ve yine yola koyuldum..
    Bu seferki biraz uzun... ortalama 6.5-7 saat gidersin demişlerdi...
    saat sabahın 6.30unda çıktım yola...Yollarda kimseler yok...sadece ben ve nereden geldiğini bilmediğim birkaç yük kamyonu vardı kocaman yolda...
    Yol uzun...yine yalnızım...yine muhakeme ediyorum kendimi...geçmişimi...geleceğimi...
    Uzun zamandan sonra yine yollarda olmak çok güzel..yine mutluyum çünkü yeni yerler görüyorum ve özgürüm...
    Her ne kadar iş içinde olsa her zaman gitmediğin bir yere gitmek bile insana ayrı bir moral veriyor, mutlu ediyor...Bende bu mutluluk içindeydim..Yolda Tuz Gölü'nün kenarında durdum birkaç kare fotoğraf çekmek için...
    İşte orda bittim...Alabildğince bir beyaz sonu belli olmayan bir noktada mavi ile buluşuyor...
    O manzarayı ne kadar anlatsam da görmeden bir şey ifade etmez...
    Durdum hiçbir şey düşünmedim...Sadece sahip olduğum değerler için şükrettim.
    Bazılarına göre şanslıyım ve ben bazılarına göre şanssızım...Ortalarda bir yerdeyim...
    Yolu molasız tam 6.5saatte bitirdim. Mersin'de çok sevdiğim bir dostumla yemek yedim ve okadar mutlu oldum ki anlatamam.
    İnsanın her gittiği yerde bir el sallayanı olması, kucaklayanı olması kadar daha önemli bir şey var mıdır şu dünyada?
    Bence yok..
    Çünkü uzaklarda da olsa sizi seven birilerinin var olması insana okadar çok mutluluk ve güç verirki bu tarif edilemez.
    Güzel bir yemekten sonra Adana'ya geçtim ve işlerimi halledip akşam saatlerinde İstanbul'a doğru dönüşe geçtim...
    Güzel bir 36 saat yaşadım nerdeyse...kendimle başbaşa kaldım, kendimin geleceğini ve geçmişini hatalarını doğrularını gördüm bir kez daha ve hayatta sahip olduklarım için, kaybettiklerim için, kazandıklarım için başkalarına göre ne kadar şanslı, kendime göre ne kadar şanssız olduğumu gördüm...
    Cuma Akşamı için ta2ui 'ye ve o enfes yemek için by probleme teşekkürlerimi sunarım.

    Hayat, prangalarla bağlı olsanda manevi anlamda özgürlüğünün kısıtlanamayacağı tek yerdir. Bu yüzden sonuna kadar yaşamak gerek...

    Ice
    May 04

    yıllar sonra...

    bundan bir önceki yazımda benim için çok değerli olan birinin bundan tam 6 sene öncesinde yazmış olduğu bir yazıyı yayınlamıştım.
    ve acaba kimbilir nerededir, hangi dünyadadır demiştim...
    sanırım insan bazen sesini çok uzak dünyalara bile duyurabiliyor hemde gerçekten ses çıkarmadan.. kalben istediğin vakit o ses gerekli yere gidiyor..
    şuan cümle kuramıyorum, şuan ellerim titriyor..ben şuanda tam 6 sene öncesine o satırları ilk okuduğum zamana döndüm çünkü o satırları yazan ve tam 6senedir yüzünü görmediğim, sesini duymadığım insan benim sesimi duymuş ve o da geçmişe gitmiş...
    dünya gerçekten ufakmış azizim...
    burdan ona bana yazdığı o birkaç satır için ne kadar teşekkür etsem azdır...
    en derin sevgilerimle...

    Gudup ayusu...